Günümüzün markalar kuşatmasında insana seçme hakkı verilmiştir. Hepsini tamamen reddetme hakkı elinden alınmıştır.
Otomobillerin camına yapıştırılan satılık yazısına QR code eklensin. Detaylı bilgi için siteye yönlendirsin.
İçerik önemlidir ama kötü içerik markayı kirletir. Anlam yaratmayan, mevcut anlama katkısı olmayan içerik insanları kaçırır.
Ürün içerikleri ilgi çekmez. İnsanların hayatından değerler ve anlamlar yakalanıp, markaya bir köprü kurulursa işe yarar.
İçerik kral ise, kötü kral devrilir, sürgüne gider.
Doğru içerik, yetenek ile sürdürülebilirliğin çocuğudur.
İçerik yaratmak bir internet süreci değildir, bir markanın ruhudur.
Markanın içeriği, o markanın dilidir. Her gün başka dilde konuşmaz.
İçerik, farklılaşmanın yakıtıdır.
Kötü içeriğin son birkaç kelimesi, markanın mezartaşında yer alır.
Kriz yönetimi, markalar için önemli olduğu kadar yabancı da bir kavram. Her an olacak gibi plan yaptıklarını düşünüp, hiç olmayacakmış gibi davranırlar.
Lambadan çıkan cin kadar ciddiye alınır genelde. Birkaç sayfa üzerine yazılmış oturaklı laf köşede durur. Lansman kahvaltısını iyi organize eden PR şirketi nasılsa krizi de çözer. Basın bültenleri ne güne duruyor.
Bu yaklaşım özünde yanlışken, bir de üzerine online itibar ve online kriz yönetimi çıktı. Üstelik bu sefer krizi çözmek için sabaha kadar beklemek veya pazartesi çözeriz yaklaşımları da işe yaramıyor.
Peki temel farklılık ne? Geleneksel yaklaşımda karşınızda gazete, dergi ve TV vardı. Onlarla konuşup, basın bültenlerini paylaşıp, bir de genel müdürü konuşturunca işler iyi gidiyordu. Aslında iyi gitmese de konu birkaç güne soğuyordu.
İşte olay burada patlıyor. İnternette soğumuyor. Daima sıcak kalabiliyor, çünkü işin ucunda insan var. Markalar, eskiden kamuoyu ile konuşurken, şimdi insanlarla konuşuyor. Sosyal medyada krizle ilgili düşüncelerini paylaşanlarla diyaloğa girmelisiniz. Genelge yayınlıyor gibi davranmamalı, krizin çözümüne yönelik doğru cümleleri kurmalısın.
Kolay mı, değil. Ama markalara kriz yönetimini iyi yaptığını söyleyip bu işe talip olan firma çok. Bu yüzden krizler pek yönetilemiyor.
Sisteme hızla uyum sağlayan fikrin ömrü uzun olmaz. Yaratıcı ve devrimci fikirlere ilk başta hep kuşkuyla yaklaşılır.
Çomak sokulur, eleştirilir, insanların alışamayacağı söylenir. Sadece rakipler kötülemez; standart insan aklı da duvar örmeye çalışır.
Yenilik karşıtı refleks devreye girer. Yeni fikre karşı düzen korunmaya çalışılır.
Alışkanlık tanrısı emir verir. Kapılar kapanır, zihinler kapının arkasına ağırlık yerleştirir.
Yeni fikri benimseyenlere karşı cadı avı başlar. Topluluk baskısı tüm enerjisini harcar.
Yeni fikrin ışığını söndürmek için karanlığın hakimiyeti çağrılır.
Direnen kazanır, uyum sağlayan kaybeder.
Markaların en sevdiği iletişim biçimlerinden birine dönüşen ürün yerleştirme, sonuçları açısından iyi değerlendirilmelidir. Ülkemizde oranı sürekli artmakta ve artık medya bütçelerinin önemli kalemleri haline dönüşmekte.
Peki markalar neden seviyor ürün yerleştirmeyi? Çünkü reklam spotuna göre daha doğal buluyor. Tüketicinin kalkanlarını indirdiği anda karşısına çıktığını düşünüyor. Dizilerin ve karakterlerin sevilme oranlarından ürüne değer aktarıldığına inanıyor. Peki bunlar doğru mu?
Hem evet hem de hayır.
Ürün yerleştirmenin sihri, içerisinde olduğu hikayeye uygunluğunda ve bütünleşme başarısında. Aynı evrenin öğeleri gibi durmalı. Sırıtmamalı. ‘Aaa ürün yerleştirme yapılmış’ dedirtmemeli. Karakterlerin hikaye katmanına işlemiş olmalı. Göze sokulmamalı, algının seçicilğine oynamalı. Kahraman olmalı, kıyıda köşede kalmamalı.
Çünkü bunlar olmayınca ürün yerleştirme değil ürün sokuşturma olur. Ve bütçeler boşa harcanır. Peki bunları yapmak kolay mı? Hayır. Fakat başarılı markaları diğerlerinden ayıran özelliiklerden biri de, bunları başarabilmeleri.
Zihin payı kapmak isteyen markanın ilk kabul edeceği şey, zihinlerin markalara, reklamlara ve geleneksel iletişim yöntemlerine kapalı olmasıdır. Bu gerçek ortadayken, hala yaptığı reklamın, sıradan vitrinin veya e-mailing’in coşkuyla karşılanacağını; daha vahimi, bunlara maruz kalan tüketicinin koşarak markaya sarılacağını düşünen marka yöneticileri var.
Yıllar önce Jonathan Bond ve Richard Kirshenbaum’un ‘Radar Altı İletişim’ olarak tanımladığı anlayış; biz reklamcıların, marka yöneticilerinin, pazarlamacıların ve internet profesyonellerinin her sabah iliklerimize kadar işlemeli. İnsanların radarları vardır. Eğer onlara bir fikri veya teklifi sunmak istiyorsanız, bunu radarlarına yakalanmadan yapmanız gerekir.
Zihin işleyiş olarak duygulara, hazlara ve kişisel bir değer gördüğü uyarıcılara ne kadar açıksa, marka kokan mesajlara o kadar kapalı.
Açık olduğu her kavramı sahiplenen markalar, bugün dilimizden düşürmediklerimiz aslında. Tasarımın günlük kullanımda verdiği zevk Apple’dır. Adrenalin ve hareket tutkusu Red Bull’dur. Ayağımızdaki özgürlük Nike’dır.
Tamam kimse korkmasın, Starbucks’a girmeyeceğim.
Burada yazılanlar yeni değil. Fakat konu her gün taze. Arada hatırlatmak iyi olacak.